Trump Yönetiminden Küba'ya "Maksimum Baskı": Yeni Yaptırımlar ve Enerji Ablukası
ABD Başkanı Trump yönetimi, Küba'ya yönelik finansal ablukadan enerji baskısına kadar çok katmanlı "maksimum baskı" stratejisini sertleştiriyor. Washington'ın hedefinde Küba ordusuna ait GAESA holdingi var.

Amerika Birleşik Devletleri'nde Donald Trump yönetimi, Küba'ya yönelik uyguladığı "maksimum baskı" politikasını daha da sertleştiriyor. İran'daki stratejik hüsranın ardından dikkatleri bölgeye çeviren Washington, Küba'yı finansal ve enerjetik olarak kuşatma altına almayı hedefliyor. Bu yeni stratejinin merkezinde, Küba ordusu tarafından yönetilen ve ülkenin turizminden finansına kadar birçok stratejik sektörünü kontrol eden GAESA adlı holding bulunuyor.
Trump yönetiminin Küba'ya yönelik hamleleri, adanın uluslararası finans sistemine erişimini kısıtlamayı amaçlıyor. ABD Hazine Bakanlığı, "ikincil yaptırım" modeliyle, Küba ordusuyla bağlantılı finans kuruluşlarının para transfer süreçlerine baskı uyguluyor. Bu adım, Küba ile iş yapan Avrupalı, Kanadalı ve Latin Amerikalı şirketleri ve bankaları da ABD finans sisteminden dışlamakla tehdit ederek adayı küresel tecrit sarmalına itme amacı taşıyor. Bu yaptırım mimarisinin, daha önce İran'a uygulanan modele benzediği belirtiliyor.
Enerji alanındaki baskı da Trump yönetiminin dikkat çekici hamlelerinden biri. Özellikle Venezuela'dan yapılan petrol sevkiyatlarını hedef alan yaptırımlar sonrası Küba'da uzun süreli elektrik kesintileri, yakıt krizleri ve üretimde daralmalar yaşanıyor. Bu ekonomik baskının temel amacı, sadece ekonomiyi zayıflatmak değil, aynı zamanda rejimin yönetim kapasitesini düşürerek iç toplumsal huzursuzluğu artırmak ve olası bir yönetim değişikliğini tetiklemek olarak değerlendiriliyor.
Washington'ın yeni güvenlik söyleminde Küba, Çin'in elektronik dinleme, Rus istihbarat ağları ve İran bağlantılı güvenlik iş birlikleri için kritik bir üs olarak görülüyor. CIA Başkanı John Ratcliffe'in Havana'ya yönelik sert uyarıları da bu güvenlik endişelerinin arttığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin bölgedeki askeri varlığını artırması da dikkat çekiyor. USS Nimitz uçak gemisinin Karayipler'e yönlendirilmesi, deniz tatbikatlarının yoğunlaşması ve Küba çevresindeki güvenlik operasyonlarının artması, olası askeri seçeneklerin masada olduğu şeklinde yorumlanıyor. Eski Küba lideri Raúl Castro hakkında 1996'daki uçak düşürme olayıyla ilgili ABD mahkemelerinde hazırlanan iddianame ise rejimi kriminalize etme stratejisinin bir parçası olarak görülüyor.
Bu gelişmeler, ABD kamuoyunda ve güvenlik çevrelerinde Küba'ya yönelik "Venezuela modeli" bir operasyon ihtimalini de gündeme getiriyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, ailesi siyasi baskılar nedeniyle Küba'dan göç etmiş olmasına rağmen, adaya yönelik sert yaptırımların savunucularından olması ise tartışma yaratan bir durum olarak öne çıkıyor. Rubio'nun savunduğu politikaların, Küba halkının yaşamını daha da zorlaştırdığı ve ekonomik çöküşe yol açtığı eleştirileri yapılıyor.
ABD ile Küba arasındaki mücadele, 1959'daki devrimden bu yana 70 yıla yaklaşan bir süredir devam ediyor. Darbe girişimleri, sabotajlar, suikast planları ve ekonomik kuşatmalarla dolu bu tarih, Karayipler'de dinmeyen bir "gölge savaş" olarak nitelendiriliyor. 1961'deki Domuzlar Körfezi Çıkarması ve Fidel Castro'ya yönelik çok sayıda suikast girişimi, bu mücadelenin sembolik olayları arasında yer alıyor. 1962'deki Küba Füze Krizi ise dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmişti.
Eski Başkan Obama döneminde başlayan Küba ile yumuşama süreci, Trump yönetiminin göreve gelmesiyle sona ermişti. Şimdi ise Trump yönetimi, yaklaşan seçimler öncesinde Küba üzerindeki baskıyı artırarak "hızlı bir zafer" elde etme arayışında. Ancak bu politikaların, uluslararası hukuku ve bölgesel istikrarı sınayan tehlikeli bir kumar olduğu ve Rusya ile Çin gibi aktörlerin adadaki varlığını derinleştirmesi için zemin hazırladığı yorumları yapılıyor.



